Zafer Özcivan / Ekonomist-Yazar
Turizm denildiğinde akla çoğu zaman deniz, kum, güneş, oteller ve kalabalık tatil merkezleri geliyor. Oysa dünyada turizm anlayışı hızla değişiyor. Artık daha fazla insan yalnızca tatil yapmak değil, gittiği bölgenin doğal güzelliklerini görmek, yerel kültürü tanımak ve çevreye zarar vermeden seyahat etmek istiyor. İşte bu değişimin merkezinde “doğa dostu turizm” anlayışı bulunuyor.
Doğa dostu turizm, turizm faaliyetlerinin çevreye verdiği zararı en aza indirmeyi, doğal kaynakları korumayı ve yerel halkın ekonomik olarak turizmden daha fazla yararlanmasını amaçlayan bir modeldir. Bu anlayışta temel hedef, bugün turistlere sunulan doğal güzelliklerin gelecek nesillere de aktarılabilmesidir.
Çünkü turizm, doğrudan doğruya doğaya bağlı bir sektördür. Denizler, ormanlar, dağlar, göller, nehirler, tarihi alanlar ve doğal yaşam alanları turizmin en önemli sermayesidir. Eğer bu kaynaklar bilinçsizce kullanılır, aşırı yapılaşmaya açılır veya kirletilirse turizmin geleceği de tehlikeye girer.
Sadece otel yapmak turizm değildir
Turizm sektörünün gelişmesi elbette ekonomik açıdan önemlidir. Yeni oteller yapılması, restoranların açılması, ulaşım imkânlarının geliştirilmesi ve turist sayısının artması istihdam ve gelir yaratır. Ancak turizmin yalnızca daha fazla turist ağırlamak olarak görülmesi ciddi sorunlara yol açabilir.
Özellikle kıyı bölgelerinde aşırı yapılaşma, su kaynaklarının yoğun kullanımı, atık sorunu, trafik ve doğal alanların betonlaşması çevre üzerinde baskı oluşturur. Bir bölge kısa vadede daha fazla turist çekebilir, ancak doğasını kaybettiğinde uzun vadede turistik cazibesini de kaybedebilir.
Bu nedenle turizmde artık “daha fazla turist” kadar “daha kaliteli ve sürdürülebilir turizm” anlayışı da önem kazanıyor.
Küçük tesisler, büyük fırsatlar
Doğa dostu turizmin en önemli özelliklerinden biri, büyük ve yoğun turizm merkezleri yerine daha küçük ölçekli tesislere ve yerel işletmelere fırsat vermesidir.
Köy evlerinin pansiyona dönüştürülmesi, küçük butik otellerin geliştirilmesi, kamp ve karavan turizminin kontrollü şekilde yaygınlaştırılması, ekolojik çiftliklerin turizme kazandırılması bu modelin önemli örnekleri arasında yer alıyor.
Böylece turist yalnızca otelde konaklayan bir kişi olmaktan çıkıyor. Yerel pazardan alışveriş yapıyor, yöresel yemekleri tadıyor, bölgedeki üreticilerden ürün satın alıyor ve yerel kültürle daha yakından tanışıyor.
Bu durum turizm gelirlerinin yalnızca büyük işletmelerde toplanmasını önleyerek bölge halkının da ekonomik olarak güçlenmesine katkı sağlıyor.
Enerji ve su tasarrufu artık zorunluluk
Doğa dostu turizm modelinde enerji ve su kullanımı da büyük önem taşıyor. Özellikle sıcak yaz aylarında turistlerin yoğun olduğu bölgelerde su tüketimi ciddi boyutlara ulaşabiliyor.
Otellerde yağmur suyunun toplanması, gri su sistemlerinin kullanılması, su tasarruflu armatürlerin kurulması ve gereksiz havlu değişiminin azaltılması gibi uygulamalar önemli sonuçlar sağlayabilir.
Enerji konusunda ise güneş panelleri, enerji tasarruflu aydınlatmalar, akıllı enerji sistemleri ve iyi yalıtım gibi uygulamalar hem çevrenin korunmasına hem de işletmelerin maliyetlerinin düşmesine yardımcı olabilir.
Burada önemli olan, çevreci uygulamaların yalnızca bir reklam aracı olarak görülmemesidir. Gerçek anlamda doğa dostu turizm, işletmenin bütün çalışma sistemini kapsayan bir anlayış olmalıdır.
Atık sorununa turizm çözümü
Turizm bölgelerinde nüfusun mevsimsel olarak birkaç katına çıkması, beraberinde ciddi miktarda atık oluşmasına neden oluyor. Plastik şişeler, yiyecek atıkları, ambalajlar ve diğer çöpler doğal alanlar için önemli bir tehdit oluşturuyor.
Bu nedenle otellerden restoranlara, belediyelerden turistlere kadar herkesin atık konusunda sorumluluk üstlenmesi gerekiyor.
Tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, geri dönüşüm kutularının yaygınlaştırılması, organik atıkların değerlendirilmesi ve turistlerin bilinçlendirilmesi doğa dostu turizmin temel adımları arasında yer alıyor.
Özellikle ormanlık alanlarda ve kıyılarda bırakılan küçük bir çöpün bile uzun vadede büyük çevre sorunlarına dönüşebileceği unutulmamalı.
Türkiye için büyük potansiyel
Türkiye, doğa dostu turizm açısından son derece önemli bir potansiyele sahip. Akdeniz ve Ege kıyılarından Karadeniz yaylalarına, Kapadokya’dan Doğu Anadolu’nun dağlarına kadar çok farklı doğal ve kültürel zenginlikler bulunuyor.
Türkiye'nin turizm potansiyelini yalnızca deniz turizmine bağlamak yerine doğa yürüyüşleri, bisiklet turizmi, yayla turizmi, kuş gözlemciliği, kamp turizmi, agro-turizm ve ekoturizm gibi alanların geliştirilmesi mümkündür.
Bu sayede turizm sezonunun yalnızca birkaç ayla sınırlı kalmasının da önüne geçilebilir. Yaz aylarında deniz turizmi öne çıkarken, ilkbahar ve sonbaharda doğa yürüyüşleri ve kültür turizmi, kış aylarında ise dağ ve kış turizmi geliştirilebilir.
Böylece hem turizm gelirleri yılın tamamına yayılabilir hem de bazı bölgelerde yaşanan aşırı turist yoğunluğu azaltılabilir.
Turistin de sorumluluğu var
Doğa dostu turizm yalnızca devletin, belediyelerin veya turizm işletmelerinin görevi değildir. Turistin de bu süreçte önemli bir sorumluluğu bulunuyor.
Doğaya çöp atmamak, suyu gereksiz yere tüketmemek, doğal yaşam alanlarına zarar vermemek, koruma altındaki bölgelere dikkat etmek, yerel ürünleri tercih etmek ve bölgenin kültürel değerlerine saygı göstermek herkesin yapabileceği basit ama etkili davranışlardır.
Sonuçta turizm, turist ile bölge halkı arasında karşılıklı bir ilişkiye dayanıyor. Turist doğayı ve kültürü koruduğu ölçüde ziyaret ettiği bölgenin geleceğine katkıda bulunuyor.
Geleceğin turizmi, daha az tüketen turizm olacak
Dünyada turizm sektörü büyümeye devam ederken asıl mesele artık yalnızca kaç turist geldiği değil, bu turistlerin çevre üzerinde nasıl bir etki bıraktığıdır.
Bir bölgeye milyonlarca turist getirip ormanlarını, sahillerini, su kaynaklarını ve doğal yaşamını tüketmek sürdürülebilir bir başarı değildir. Asıl başarı, turist sayısını ekonomik kazanca dönüştürürken doğal ve kültürel değerleri koruyabilmektir.
Doğa dostu turizm bu nedenle bir moda değil, geleceğin zorunlu turizm modelidir. Turizm sektörünün geleceği betonlaşmada değil, doğayla uyumlu gelişmede yatıyor.
Bugün korunmayan bir orman yarın turiste sunulamaz. Kirletilen bir deniz, gelecek yıllarda turizm geliri sağlayamaz. Yok edilen bir doğal güzellik yeniden kolayca oluşturulamaz.
Bu nedenle turizm politikalarının temelinde “daha çok tüketmek” yerine “daha bilinçli kullanmak” anlayışı yer almalıdır. Çünkü turizmin gerçek sermayesi oteller değil; doğa, kültür ve insanlardır.
Doğayı koruyarak turizmi büyütmek mümkündür. Asıl mesele, turizmden ne kadar kazandığımız kadar, gelecek nesillere nasıl bir doğa bıraktığımızdır.